
"Aklının ucuna oturup kendimi bekledim; gelmedim, gelmedim, gelmedim." -Cemal Süreya
Kendimizi bir başkasının zihninde hissetme arzusu ne anlatır?
Zihnimizden uzaklaşıp bir başkasının aklının ucunda kendimizi beklemek... Belki de en çok neden kendimizi orada aradığımız üzerine düşünmemiz gereken bir yerdir.
Kendimizden uzaklaşıp bir başkasının aklında belirmek, acaba daha değerli mi hissettirir? Daha “var” gibi mi hissettirir?
Belki de bu bekleyiş, içimize dönmekten kaçmanın bir yoludur. Bir başkasının aklında var olma ve kendimizi onun kelimeleriyle okuma isteği, zihnimize kulak vermekten daha “kolay” gelebilir.
Beklediğimiz aklın ucuna gelmediğimizde, kendimizi ötekinde aramanın kırılganlığıyla yüzleşiriz. Belki de böyle anlar, bizi kendi zihnimizin kıyısına çağırır.
Psikoterapiler, bu noktada devreye girer; aklımızın ucunda oturup kendimize gelmemiz için bir alan açar. Ve belki de en derin varoluş, bir başkasının zihninde değil, kendi iç dünyamızda kurduğumuz bağda saklıdır.